Her yerden çok uzakta.

Başka bir dilde yaşamak.

8 yıldır önüm arkam, sağım solum İngilizce. Kanada’ya gelmeden önce hayatını “dil”iyle kazanan, Türkçe aşığı birisi olarak başka bir dilde yaşamanın bana vereceği mutluluk ya da hayal kırıklıklarını hiç aklıma getirmemiştim.

Toronto’daki üçüncü ayım… İş bulamazsam yüksek lisans yaparım düşüncesiyle TOEFL kursuna başladığım ilk günler… Kompozisyon dersindeyiz. Bir şeyler karalıyorum ama pek içime sinmiyor. Ertesi gün öğretmen kağıtları dağıtıyor herkese. Elinde bir tek benimki kalıyor ve başlıyor konuşmaya: “İşte hepinizden beklediğim “essay” bu. Bu kadar uzun olacak. Paragraflar böyle olacak. Böyle örnekler vereceksiniz. Kelimeleri böyle kullanacaksınız”… Anlatıyor da anlatıyor… Uzun yıllardır duymadığım övgü dolu sözler karşısında oldukça şaşırmıştım.

Birkaç derste daha tekrarlanan aynı sahnenin sonrasında aynı öğretmenimiz “Uğur sen Türkiye’de ne iş yapıyordun? diye sordu. Reklam yazarı olduğumu öğrenince “Simdi belli oldu neden böyle güzel yazdığın” demez mi? Reklam yazarlığının kompozisyon yazmakla ilgisi olmadığını anlatmak için epey dil dökmüştüm ama nafile. Kurs bitene kadar sınıf arkadaşlarımın birçoğuna kompozisyonlarımı okutmak mecburiyetinde kalmıştım. Ne yalan söyleyeyim, yeniden öğrencilik yaptığım o günlerde aldığım o övgüler çok hoşuma gitmişti.

O zamanlar “Can I have two cups of coffee, please”den “Two large double-doubles to go, please”e geçiş yaptığım zamanlardı…

Yüksek lisans yapma planlarım iş dünyasına adım atmamla birlikte sona erince, internete özgü farklı bir İngilizceyle uğraşmak durumunda kaldım. “Marketing Manager”ımız reklamcılık tecrübem nedeniyle, beni Google ve Yahoo reklam platformlarından sorumlu “Advertising Coordinator” yapmış, o güne kadar hiç duymadığım cache, DNS, SEM, SERP, CPM, conversion, bounce rate, reverse goal path, funnel visualization, usability ve email fatigue gibi kelimelerle mücadele edeceğim günler başlamıştı.

Önceleri, toplantılarda konuşulan bazı kelimeleri anlamıyor, anlamadığımı da kimselere çaktırmıyordum. Hemen internet üzerinden bütün web terimlerini ezberlemeye koyuldum. Kısa bir süre içinde durumu kontrol altına almıştım. Ama bir gün “Marketing Manager”ımızla yaptığımız toplantılardan birinde “Ugur, I’m on the fence. What do you think? diye bir soruyla karşılaşınca resmen afalladım. “Bu adamın çitin üstünde ne işi var” diyorum kendi kendime. Meğerse, “On the fence” kararsızım demekmiş. Toplantıdan çıktıktan sonra birlikte çalıştığım arkadaşlardan Dylan`la “Sen bana benim daha önce duymadığım, sık kullanıldığını düşündüğün deyimleri öğreteceksin, ben de sana istediğin Türkçe kelimeleri” anlaşmasını yaptım.

O toplantıdan sonraki günlerde, Dylan’dan bazen akademik, bazen komik, bazen argo, ama her zaman çok işe yarayan o kadar çok deyim öğrendim ki... (Sevgili Dylan, öğrendiğin Türkçe kelimelerin kaçını hatırlıyorsun bilmiyorum ama, umarım 10`a kadar saymayı unutmamışsındır)

İlk email yazışmalarımda, söze nasıl başlayacağımı, insanlara nasıl hitap edeceğimi de defalarca düşünüyordum. “Hi”mi desem, “Hello” mu desem, yoksa doğrudan isimle mi girsem konuya? “Good morning” ya da “Good afternoon” daha mı etkili olur? Peki nasıl bitirmeliyim emaili? Thanks? Thank you? Thank you very much? Sincerely? Regards? Best regards? Cheers?

Her emailimi yazdıktan sonra en az 3 defa kontrol ediyordum. Ya bir gramer bir hatası yaptıysam? Ya bir kelimeyi yanlış yazdıysam? Gönderdiğim herhangi bir emailde daha sonra bir yanlışlık bulursam, ciddi ciddi üzülüyordum.

O zamanlar, Slovak arkadaşım Peter’la Rus lokantalarında yemek yerken, onun sanki ben anlıyormuşum gibi bana dakikalarca Slovakça bir seyler anlattığı ve ne yaptığının farkına vardıktan sonra ikimizin de kahkalarla güldüğü zamanlardı…

İngilizceye iyice hakim olmaya başladığımı düşündüğüm o günlerde, sıcak bir Toronto akşamındayız… Bir arkadaşımın evinde verdiği bir “Party”de elimde bira, müzik dinlerken, 40-45 yaşlarında biri yanıma geldi ve “Nice weather, isn’t it?” gibi klasik bir tanışma lafıyla söze girdi. Başladık muhabbete. Kanadalılar, genelde, tarafsız kalmaya özen gösteren, sakin insanlar. Sizinle aynı görüşü paylaşmasalar da oldukça diplomatik bir şekilde açıklıyorlar fikirlerini. Ben heyecanli bir tip olduğum icin haklı olduğumu düşündüğüm konularda kolay kolay pes etmem. Ne yapayım, bu yaştan sonra değişecek değilim ya. Bence önemli olan niyet. Karşı taraf sizin iyi niyetli olduğunuzu anlıyorsa, sorun yok. Anlamıyorsa, zaten o muhabbetten herhangi bir arkadaşlık doğma ihtimali de yok. Amerika, Kanada, Türkiye, Liberal Party, NDP, göçmenlik… Daldan dala atlıyor, konuştukça konuşuyoruz.

Bir ara “Durun, sizin ne iş yaptığınızı tahmin edeyim” dedi. Düşündü düşündü ve “Toronto Üniversitesi’nde öğretim üyesisiniz değil mi?” diye gururumu delicesine okşayan acaip bir şey söyledi. İşte o anda, kapitalizme önceleri reklamcılık, sonraları internet üzerinden hizmet eden biri olduğumu bir kez daha hatırladım ve dünyayı daha da güzelleştirecek bir kurumda, bir üniversitede çalışmadığım icin bir kez daha hayıflandım.

Beni önce eşiyle sonra partideki diğer arkadaslarıyla tanıştıran muhabbeti epey keyifli bu parti arkadaşımın ne iş yaptığını öğrenince şaşırma sırası bendeydi: “Prosecutor”, yani savcıydı. Kanada’daki meslekler içinde itibar açısından en tepelerdeki pozisyonlardan biri.

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını okuyup okumadığını sormaz mıyım simdi ben bu savcıya? Okumadığını söylediğinde yüzünün ne kadar kızardığını tahmin edemezsiniz. Utanmıştı, özür diler gibi konuşuyordu: “Haklısın Uğur. Çok geciktim. Kaç arkadaşım aynı şeyi söyledi. En kısa sürede okuyacağım”… Hukuk eğitimi almış herkesin 1 numaralı romanı olması gereken o müthiş kitabı okumadığı icin suçluluk duyuyor, en kısa zamanda okuyacağını söylüyordu. Neyse ki, “Budala” ve Karamazof Kardeşler’i okumuştu da avukat arkadaslarıyla birlikte affetmiştik onu (!).

Parti bitti ama bizim muhabbet bitmedi. Evleri bir yandaki sokaktaydı, onlara gittik hep birlikte. Sayısını hatırlamadığım onca biradan sonra sabaha karşı evlerinden ayrıldığımda çok keyifliydim. Başka bir dilde, Türkçe konuşur gibi konuşuyor, tartışıyor, sanki yıllardır Kanada’da yaşıyordum.

O zamanlar, lokantada garsondan su isterken “water” yerine “a glass of water” deyip v ile w arasındaki telaffuz farkıyla uğraşmak istemediğim zamanlardı.

İngilizcemin yerlerde süründüğünü düşündüğüm gün ise, Atlanta’daydım. Bir fuar için gitmiştik Atlanta’ya ve şehir merkezindeki Westin Hotel’de kalıyorduk. En üst katta muhteşem manzaralı bir bar olduğunu öğrenince, o zamanlar birlikte çalıştığım Catherine’le beraber bindik asansöre, bastık en tepedeki düğmeye…

10 dakika sonra ışıklar içindeki şehri izliyorduk. Henüz birinci kadehlerimizi yarılamıştık ki, yanımıza orta yaşlarda bir çift geldi ve masamızı onlarla paylaşıp paylaşmayacağımızı sordu. “Buyrun” dedik. Ah, demez olaydık. “Onlara nasıl da kibarca evet demişiz. Herkes masasına başkasını kabul etmezmiş, biz çok iyiymişiz. Nereliydik, ne yapıyorduk? Sorular ardı arkasına başladı. Kanada’dan geldiğimizi öğrenince daha bir sevinmişler, ben Türk olduğumu söyleyince de iyice meraklanmışlardı.

Kadınla konuşurken hiçbir sorun yoktu. Ama adam ağzını açıp konuşmaya, soru sormaya başlayınca, ben ne dediğini anlamak için ızdırap çekiyordum. O güne kadar duyduğum bütün aksanlardan farklı, acaip bir İngilizceydi adamın konuştuğu. Yanlış hatırlamıyorsam Louisiana’lıydı ve yaklaşık 2 saat boyunca kıvrandırdı beni. Bir ara “Sizin İngilizcenizi anlamakta güçlük çekiyorum” dedim. Bana verdiği cevaba ne dersiniz: “No problem. I understand you pretty well”. Meşe odunuyla dövmez misiniz siz şimdi bu adamı?

Yaklaşık 2 saat süren işkence seansı sonrasında odalarımıza geri dönerken Catherine “Benim için de anlaşılması zor bir İngilizce” diyerek sözüm ona beni teselli ediyordu. Nakavt olmuş bir boksör gibi yatağıma uzandığımı ve kendi kendime şöyle mırıldandığımı hatırlıyorum: “Your English sucks”.

O zamanlardan bu zamanlara epey zaman geçti. Tam 8 yıl geçti.

Bu zamanlar, bazen İngilizce mi Türkçe mi konuştuğumun farkında olmadığım, konuşurken, yazarken hata yapıp yapmadığımı artık umursamadığım zamanlar. Türkçe yazacağım emaillere İngilizce başladığımı farkedince başka bir dilde yaşamanın sınırlarına geldiğimi anladığım zamanlar.

Bu zamanlardaki “halet-i ruhiye”mi belki şu örnek daha iyi açıklayabilir: Biliyorsunuz, çeviri dünyanın en zor işlerinden biri. Datça’da yatan delinkanlı şairimiz, “çeviren” ya da “tercüme eden” değil de “yeniden söyleyen” tanımını yapıyor çevirmen için. Ve Shakespeare’in, şu çok meşhur

“To be or not to be– that is the question” dizesini, “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin”

diye, Türkçede “yeniden söylüyor”. Ne de güzel söylüyor, öyle değil mi?

İşte ben de bu zamanlarda, hayatımı, başka bir dilde yaşadığım 8 yıldan sonra “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin” gibi benim için İngilizce orijinalinden daha güzel bir anlam taşıyan Türkçede, yeniden yaşamak istiyorum. Umarım “between rock and a hard place”te, yani “iki arada bir derede” kalmam…

İşe Lost in Translation`ı bir kez daha izleyerek başlayacağım… Müthiş bir film. Hepi(m)ize tavsiye ederim.

14 Temmuz 2010