Her yerden çok uzakta.

Mutluyum, mutlusun, mutlu.

Mutluyuz, mutlusunuz, mutlular… Gallup`un 2005 ve 2009 yılları arasında gerçekleştirdiği “mutluluk” araştırması sonuçları geçtiğimiz hafta yayınlandı. 155 ülkeyi kapsayan listenin en başında Danimarka, Finlandiya ve Norveç gibi İskandinavya ülkeleri geliyor. Yeni Zelanda ve Avustralya’nın da en tepelerde yer aldığı “ülkeler mutluluk sıralaması”nda Amerika kıtasından Kosta Rika ve Kanada ilk 10’a girmiş.

Venezüella’nın 21. Yunanistan’ın 50. Küba’nın 67. İran’ın 81. sırada olduğu listede Türkiye’nin 103. sırada yer alması üzücü olduğu kadar düşündürücü de.

Listenin üst sıralarını -Kosta Rika dışında- gelişmiş batı ülkelerinin kaplamış olmasını, zenginliğin mutluluk getirdiği şeklinde yorumlayabilir miyiz bilmiyorum. Yarınlarından kaygılı bireylerin pek mutlu olamayacaklarını düşünürsek, iyi bir gelire sahip olmanın mutluluk icin önemli bir faktör olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. “Parayla saadet olmaz” diyenlerin kulakları çınlasın!

İlk 10’daki ülkelerin en belirgin ikinci özelliği nüfuslarının az olması. Nüfus açısından İlk 10’daki en büyük ülke Kanada. Yüzölçümü olarak dünyanın en büyük ikinci ülkesi olan Kanada’nın nüfusu ise sadece 34 milyon.

Kosta Rika ve İsrail dahil ilk 10’daki ülkelerin hepsinin ortak noktası, demokrasinin sağlıklı işlediği, açık toplum yapısına sahip olmaları. Öyle anlaşılıyor ki, mutlu insanlarla dolu bir ülkede yaşamak istiyorsak, kavgacı değil uzlaşmacı bir yapının egemen olduğu, demokrasi kültürünün toplumun büyük çoğunluğu tarafından benimsendiği bir ülkede olmamız gerekiyor.

Kuşkusuz, mutluluk dediğimiz kavram tamamen bireysel. Dünyanın en mutlu ülkelerinde yaşıyor olsanız bile mutsuz bir hayat sürebilir, aynı şekilde, dünyanın en mutsuz ülkesinde dahi yeryüzündeki en mutlu insan olabilirsiniz. Zaten –çocukluğunu yaşayabilen çocuklar dışında- hiç kimsenin sürekli mutluluk gibi bir şeye kavuşabilmesinin mümkün olduğunu sanmıyorum.

Albert Einstein, mutlu olmak için “dün” öğrendiklerimizin ışığında, “bugün”ü yaşamamızı ve “yarın” için umutlu olmamızı öneriyor. Monteigne’e göre ise mutluluk “Bir şeyin sahibi olmak değil, tadına varmak”.

Mevsim yaz. İlkokul yıllarımda bir öğleden sonrası. Annemden 1 lirayı kaptım ve evimize iki dakikalık mesafedeki  “Şehir Pastahanesi”ne gidip kendime sade bir dondurma aldım. Yalaya yalaya yürüyorum. Bir anda, nasıl olduğunu anlayamadan elimdeki dondurma yere düştü. Eve gidip annemden yeniden para istesem, bana kızabilirdi. Pastahaneye dönüp “Dondurmamı düşürdüm, yenisini verir miniz” diye sorsam inanmayabilirler, inansalar da “şansına küs” diyebilirlerdi... Ben dondurmaya ağlamaklı bir şekilde bakıyorum, dondurma bana…

Birden “Hey ufaklık. Baksana” gibi bir şey duydum. O zamanlar CHP lokali olan kahvehanenin önünde, sandalyesinde oturan 25 -30 yaslarinda biri beni çağırıyordu… Gözlerim dolu dolu yanına gittim. Elindeki 1 lirayı bana uzattı ve “Koş kendine bir tane daha dondurma al, ama bu defa düşürme” dedi. Bu kim olduğunu bilmediğim isimsiz kahramanıma teşekkür bile etmeden, dolu dizgin pastahaneye koştum hemen.  Birkaç dakika sonra, aynı kaldırımda yine yürüyor ama bu defa elimdeki külahı sımsıkı tutuyordum. Kaybettiğim mutluluğu yeniden bulmuş, öyle güzel tadını çıkarıyordum ki…

Dondurmamı yerken, bana o 1 lirayı veren kişinin uzaktan beni izlediğinden ve çok mutlu olduğundan kesinlikle eminim.

Mutlu olduğumuz “an”ları “geçmiş zamanlar”da değil daha çok “şimdiki zamanlar”da yasadığımız ve yaşayacağımız günler dileğiyle.

21 Temmuz 2010